www.efendisohbet.com
Sohbet, Muhabbet, mIRC, Kızlarla Multi Chat
Ana Sayfa      Mevlana      Mevlana Hayatı ve Şahsiyeti
Gel Ne Olursan Ol Yine Gel

Mevlana Celaleddin-i Rumi - Hayatı Kisaca


Hz. Mevlana 1207 yılında Belh şehrinde doğmuştur. Babası Sultan-ül-Ülema diye bilinen Bahaeddin Veled annesi Mümine Hatun 'dur. Bahaeddin Veled ailesi ile birlikte Belh 'den ayrıldıktan sonra Bağdat 'a buradan da Hac için Mekke 'ye gitmiş ve daha sonra Anadolu Selçuklularının en ihtişamlı dönemlerinde Anadolu 'ya geçmiştir. Malatya, Erzincan, Akşehir yoluyla Larende 'ye ( bugünkü Karaman ) geldi. 1225 yılında oğlu Hz.Mevlana 'yı Gevher Hatun 'la evlendirdi. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad 'ın daveti üzerine 1228 yılında Hz.Mevlana ile birlikte Konya 'ya geldi. Bahaeddin Veled 1231 yılında vefat etti. Hz.Mevlana ertesi yıl babasının müritlerinden olan Muhakkık-i Tirmizi 'ye 9 yıl süreyle müritlik etti. (1232-1241) Bazı kaynaklarda Hz.Mevlana 'nın öğrenimini ilerletmek için Şam 'a gittiği söylenir. Muhakkık-i Tirmizi 'nin ölümünden sonra Hz.Mevlana medreselerde bir süre ders vermiştir. Verdiği dersler Selçuklu Sultanı ve vezirleri tarafından da takip edilmiştir. 1244 'de Şems-i Tebrizi ile tanışmasıyla Hz.Mevlana 'nın hayatı değişmiş ve sahip olduğu ilmin yanında, O 'nu bir gönül adamı yapmıştır. Şems-i Tebrizi ile yaptığı sohbetler nedeniyle çevresindekileri ihmal eden Hz.Mevlana, müritlerinin ve halkın tepkisiyle karşılaştı. Şems-i Tebrizi bunun sonucunda 1246 yılında Şam 'a gitti. Ancak Hz.Mevlana 'nın ısrarlı davetleri üzerine 9 ay sonra Konya 'ya döndü. Şems-i Tebrizi devam eden tepkiler neticesinde 1247 yılında esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Kayboluşuyla ilgili olarak Şems-i Tebrizi 'nin öldürüldüğü ve ayrıca Hz.Mevlana 'nın üzülmesine dayanamadığı için gizlice Şam 'a gittiği yolunda görüşler vardır. Bu olaydan sonra Mevlana kendini tamamen şiire, semaya ve çevresindekileri manevi yönden olgunlaştırmaya verdi. Daha sonraları kendisine sohbet arkadaşı olarak sırasıyla Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi 'yi seçti. Hz.Mevlana 1273 yılında Konya 'da vefat etti.



Hazreti Mevlânâ

Muhammed Celâleddin-i Rûmî

Hayati ve Sahsiyeti

1. Hazret-i Mevlânâ'nin Hayati

1.Adi:

Mevlânâ'nin asil adi Muhammed Celâleddin'dir.

Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.

Efendimiz mânâsina gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladigi tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yi sevenler kullanmis, âdeta adi yerine sembol olmustur.

Rûmî, Anadolulu demektir.

Mevlânâ'nin, Rûmî diye taninmasi, geçmis yüzyillarda Diyâr-i Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturmasi, ömrünün büyük bir kisminin orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasindandir.

2. Dogum Yeri ve Yili:

Mevlânâ'nin dogum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir.

Mevlânâ'nin dogum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.

3. Nesebi (Soyu) :

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsâhlar (1157 Dogu Türk Hakanligi) hanedanindan Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dir.

Babasi, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultâni) unvani ile taninmis, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabasi, Ahmed Hatîbî oglu Hüseyin Hatîbî'dir.

Eflâki(1) ''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve genis olan bir âlim idi. Din ilminin üstadi ve âlimlerin büyüklerinden sayilan, güzel siirler söyleyen Nisâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.

Kaynaklar(2) ve Mevlânâ'nin sevgi yolunda gidenler eserlerinde(3) Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmis dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Siddîk'a ulastigini kaydediyorlar.

A. Babasi Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Sahsiyeti:

Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de dogmus, babasi ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetismis; ayrica Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almistir.(4)

Bahâeddin Veled bütün ilimlerde esi olmayan, olgun mânâ sultâni idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksiz bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarinin, en güç fetvalari halletmede, tek üstadi idi ve vakiftan hiç bir sey almazdi; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maasla geçinirdi.(5)

Kaynaklarin(6) ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi isaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanini vermislerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmistir.

Bu ünvaninin verilisi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.

Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardi. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin taninmadan kaybolup gitmesine, unutulmasina razi olmazlardi. Onlari halkin gözünde belirtmek , halki ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyik olduklari birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karsi saygi duygularini gösteren parlak bir delildir. Hattâ an’ane, geregince imzalarin üstünde bu unvanlari kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandiklari bu unvanlari kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardi.(7)

Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazindan sonra, halka ders okutur; ögle namazindan sonra dostlarina sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.

Va'zi esnasinda umumiyetle, Yunan filozoflarinin fikirlerini benimseyenlerin görüslerini reddeder ve;

"Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitaplari arkalarina atip, filozoflarin silik sözlerini önlerine alip itibar edenlerin nasil kurtulma ümîdi olur."(8) derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmsah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamaninda olmayan, yeniden begenilmeyen seyleri çikaranlar) olarak görür ve söyle derdi:

"Muhammed Mustafa'nin yürüyüsünden daha iyi yürüyüs; yolundan daha dogru bir yol görmedim."(9)

B. Hazret-i Mevlânâ'nin Babasi ile Belh'ten Çikislari ve Konya'ya Gelisleri

1. Belh'ten Göç:

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunlarin Harezmsah katinda saygi görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled'in açikça kendi aleyhine tavir almasina da çok içerlediginden onu Harezmsah'a gammazladi. Bahâeddin Veled'in de gönlü Harezmsah'tan incindi ve Belh'i terk etti. (10) Ancak arastiricilar, Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Mogol istilasini gösterirler.

2. Göç Yolu :

Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlariyla Belh sehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmisti. Nisâbûr'a ugradi. Göç kervaniyla Bagdat'a yaklastiginda, kendisine hangi kavimden olduklarini ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafizlara Sultânü'l-Ulemâ Seyh Bahâeddin Veled su mânîdar cevâbi verir :

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan baska kimsede kuvvet ve kudret yoktur."(11)

Bu söz, Seyh Sehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)'ye ulastiginda : "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den baskasi söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karsilamaya kostu. Birbirleriyle karsilasinca Seyh Sühreverdî, katirindan inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.

Bahâeddin Veled, Bagdat'ta üç günden fazla kalmadi ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasini yerine getirdikten sonra, dönüste Sam'a ugradi.

Bahâeddin Veled, yaninda biricik oglu Mevlânâ oldugu halde, göç kervaniyla Sam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a ugradilar. Karaman'da bir müddet kaldiktan sonra, nihayet Konya'yi seçip oraya yerlestiler.

3. Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavviflar:

a. Seyh Attar Hazretleri:

Belh'i terk ettikten sonra Bagdat'a dogru yola çikan Bahâeddin Veled, Nisâbûr'a vardiginda ziyaretine gelen Seyh Ferîdüddin-i Attar (1119-1221:1230) ile görüsüp sohbet eder.

Sohbet esnasinda Seyh Attar, Mevlânâ'nin nâsiyesindeki (alnindaki) kemâli görür ve ona Esrârname adli eserini hediye eder ve babasina da :

"Çok geçmiyecek ki, bu senin oglun âlemin yüregi yaniklarinin yüreklerine atesler salacaktir." (12) der.

b. Seyh-i Ekber Hazretleri:

Sultânü'l-Ulemâ, Hac farîzasim yerine getirdikten sonra dönüste Sam'a ugradi. Orada Seyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüstü. Seyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nin arkasinda yürüyen Mevlânâ'ya bakarak :

"Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasinda gidiyor!" (13) demistir.

4- Hazret-i Mevlânâ'nin Evlenmesi:

Karaman'da bulunduklari 1225 tarihinde Mevlânâ, babasinin buyrugu ile, itibarli, asil bir zat olan Semerkantli Hoca Serafeddin Lâlâ'nin, huyu güzel, yüzü güzel kizi Gevher Bânû ile evlendi.

Mevlânâ dünya evine girdiginde onsekiz yasindadir.

5. Hazret-i Mevlânâ'nin, Konya'ya Yerlesmeleriyle Ilgili Yorumu :

"Hak Teâlâ'nin Anadolu halki hakkinda büyük inayeti vardir ve Siddîk-i Ekber Hazretlerinin duâsiyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyik olanidir. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanlari mülk sahibi Allah'in ask âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaraticisi Allah, hos bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sirlarina ait) iksirimizden (altin yapma hassamizdan) onlarin bakir gibi vücutlarina saçalim da onlar tamamiyle kimya (bakisiyla, baktigi kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciger arkadasi) olsunlar." (14)

C. Hazret-i Mevlânâ'yi Yetistiren Mutasavviflar:

a. Sultânü'l-Ulemâ Seyh Bahâeddin Veled Hazretleri:

Önceki bahislerde sahsiyetini belirtmeye çalistigimiz Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nin ilk mürsididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu ögretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sirlari gösteren tarikat seyhidir.

Bütün Islâm âleminde yüksek itibar ve söhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçuklularin Sultâni Alâaddin Keykûbat'tan yakin alâka ve sonsuz hürmet görür.

Bahâeddin Veled, 3 Mayis 1228 tarihinde (15) Selçuklularin bas sehri Konya'yi sereflendirip yerlestikten kisa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayinda Bahâeddin Veled'in serefine büyük bir toplanti tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altina girdi. (16)

Sultânü'l-Ulemâ'ya gönülden bagli olan Sultan Alâaddin onu hayranlikla söyle över :

"Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum.

Bu eri gördükçe, gerçekligim, dinim artiyor.

Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl?

Iyice inandim ki o, cihanda nâdir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." (17)

Dünya sultânina hükmeden, essiz Allah dostu mânâ ve gönül sultâni Bahâeddin Veled, 24 Subat, 1231 tarihinde Cuma günü kusluk vaktinde ebedi âleme göçtü.(18) Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayirli ogul ile Maârif gibi bir eser birakti.

Sultânü'l-Ulemâ, sâdece duygu ve düsüncelerini açikladi söhret pesinde kosmadi. Etrafmdakilerini yetistirdi ve onlari dâima aydinlatti.

Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif:

Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerindeki anlattiklarinin va'z ve nasîhatlarmin bizzat kendisi tarafindan yazilarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmis tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevasi ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitabin kendi açisindan, hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakimindan büyük bir önem tasir. (19)

Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyis:

Bahâeddin Veled'in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yasinda idi. Babasinin vasiyeti(20), dostlarinin ve bütün halkin yalvarmalari ile babasinin makamina geçti, oturdu.(21)

Mevlânâ, babasindan sonra, Seyyid Burhâneddin ile bulusuncaya kadar, bir yil mürsidsiz kaldi. 1232 tarihinde babasinin degerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altina girdi.

b. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri:

Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürsid idi. Maârif adli eseri (22) irfaninin delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sirlari bilmesinden dolayi, Seyyid Sirdan denirdi.(23)

Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yillarinda bir lala gibi omuzlarinda tasiyip dolastirdigi(24), Mevlânâ'ya dedi ki:

"Bilginde esin yok, seçkinsin.

Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç.

Onun sözlerini iki elinle kavramissin; fakat benim gibi onun haliyle de sarhos ol.

Böylece de ona tam mirasçi kesil; cihâna isik saçmada günese benze.

Sen zahiren babanin mîrasçisisin; ama özü ben almisim; bu dosta bak, bana uy." (25)

Mevlânâ babasinin halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasinin yerine koydu ve gerçek bir mürsid bilerek gönülden, tam dokuz yil(26) ona hizmet etti. Bu zaman zarfinda, o kâmil mürsidin kilavuzlugu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatindan sakinarak perhizle) mesgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlasti, bastan ayaga nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultâni oldu. Nitekim, Mesnevî'sindeki su iki beyit, pistiginin, kâmil insan mertebesine ulastiginin ifadesidir:

"Pis, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol.

Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin." (27)

Ç. Hazret-i Mevlânâ'nin Konya Disina Seyahati:

a. Halep'e ve Sam'a Gidisi:

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinlesmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fikih, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oglu Kemâleddin'den ders aldi.(28)

Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Sam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yil kaldi. Bu zaman zarfinda Sam'daki âlimlerle tanisip, onlarla sohbet etti.

b. Sam'da Sems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlik Görüsme:

Eflakî'ye göre Mevlânâ, Sam'da Semseddin-i Tebrîzî ile de görüsmüstür; fakat bu görüsme kisa bir müddettir ve söyle cereyan etmistir:

Semseddin-i Tebrîzî, bir gün halkin arasinda, Mevlânâ'nin elini yakalayip öper ve ona :

"Dünyânin sarrafi beni anla." diye hitap eder ve kaybolur.(29)

Iste bu sohbet veya bir anlik görüsme tarihinden takriben sekiz sene sonra Sems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli disli sohbet edecektir.

c. Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürsid :

Yedi yil süren Halep ve Sam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasina, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çikardi. Yâni üç defa kirkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmini ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini aritti. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yi kucaklayip öptü; takdir ve tebrikle :

"Bütün ilimlerde esi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdigi bir kisi olmussun... Bismillah de yürü, insanlarin ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete bog; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve askinla dirilt."(30) dedi ve onu irsâd ile görevlendirdi.

Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alip Kayseri'ye gitmis ve orada ebedî âleme göçmüstür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrilisindan sonra, irsad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (ögretim) makamina geçti. Babasinin ve dedelerinin usullerine uyarak bes yil bu vazifeyi basari ile yapti. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi(31) ve onbinden çok müridi(32) vardi.

D. Hazret'i Mevlânâ'nin Dostlari, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynagi Olan Mutasavviflar :

a. Sems'i Tebrîzî Hazretleri:

Bu zatin adi, Semseddin Muhammed olup dogumu 1186'dir. Tebrizli Melekdâd oglu Ali'nin oglu olan Sems, tahsilini bitirdikten sonra, zamaninin yegâne seyhi olarak gördügü Tebrizli Seyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irsâdiyla yetisip olgunlasti.

Sems, ulastigi manevî makama kanâat etmediginden daha olgun mürsidler bulmak arzusuyla seyahate çikti. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolasti; zamaninin ârifleriyle görüstü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçusundan kinaye olarak Sems'e, Sems-i Perende (Uçan Günes) adini vermislerdir.(33)

Sems, tâ çocuklugundan itibaren fikren ve ruhen hür bir dervis, kendinden geçercesine Ilâhî aska dalarak yasayan bir sahsiyettir.

Sems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadasi arayan bir kâmil velidir.

Yana yakila, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Sems'in bir gece karari elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'in tecellilerine gömülüp mest olmus bir halde münacatinda :

"Ey Allah'im.' Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardi.

Allah tarafindan, istediginin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nin oglu Muhammed Celaleddin oldugu ilham edildi.(34)

Bu ilham ile Sems, 29 Kasim 1244 yili Cumartesi sabahi Konya'ya geldi.(35)

1. Hazret-i Sems ile Hazret-i Mevlânâ'nin Bulusmalari:

Mevlânâ ile Sems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet bulustular; görüstüler.

Bu tarihte Sems altmis, Mevlânâ, otuzsekiz yasinda idi.

Bu iki ilâhî âsik, bir müddet yalnizca bir köseye çekilerek kendilerim tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.

Sultan Veled der ki:

"Ansidin Sems gelip ona ulasti; ona mâsûkluk (sevilen, sevgili olmanin) hâllerini anlatti, açikladi. Böylece de sirri yücelerden yüceye vardi. Sems, Mevlânâ'yi sasilacak bir âleme çagirdi; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."(36)

2. Hazret-i Mevlânâ'nin Mâsûkluk Mertebesine Erismesi:

Bu hususu Sultan Veled söyle açiklar:

"Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardir ki o, mâsûkluk duragidir. Aleme bu mâsûkluk duragina dâir haber gelmemis; bu durakta bulunanlarin ahvâlini hiçbir kulak isitmemisti. Tebrizli Semseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âsiklik ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamis olan, mâsûkluk mertebesine eristirmistir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâsûkluk denizinin incisiydi; hersey döner, aslina varir."(37)

3. Kim, Kimi Aradi?

Hatirlara gelebilecek, "Sems mi Mevlânâ'yi aradi; Mevlânâ mi Sems'i?" sorusuna söyle cevap verebiliriz:

Sems, Mevlânâ'yi; Mevlânâ da Sems'i aramistir.

Sems Mevlânâ'ya âsik ve taliptir; Mevlânâ da Sems'e âsik ve taliptir. Çünkü âsik, ayni zamanda masuk; masuk ayni zamanda âsiktir. Mevlânâ der ki:

"Dilberler (gönlü alip götürenler, mânevi güzeller) âsiklari, canla basla ararlar. Bütün masuklar, âsiklara avlanmislardir.

Kimi âsik görürsen bil ki masuktur. Çünkü o, âsik olmakla beraber masuk tarafindan sevildigi cihetle masuktur da.

Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzlari arar."(38)

4- Hazret-i Mevlânâ'nin Mânevi Yolculugundaki Safhalari:

Mevlânâ, manevî yolculugunu, olgunluga ermesini, su sözünde toplamistir.

"Hamdini, pistim, yandim."

Mevlânâ'nin pismesi, babasi Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanmasi da Sems'in nurlu aynasinda gördügü kendi güzelliginin ask atesiyledir.(39)

5. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Sems Hakkinda :

Mevlânâ, Sems ile Konya'da bulustugu zaman tamâmiyle kemâle ermis bir sahsiyetti. Sems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Sems'in aynasinda gördügü kendi essiz güzelligine âsik oldu. Diger bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah askini Sems'te yasatti.(40)

Mevlânâ'nin Sems'e karsi olan sevgisi, Allah'a olan askinin miyaridir (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Sems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu.

Mevlânâ açilmak üzere bir güldü. Sems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir ask sarabi idi, Sems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Sems onda bir gidis, bir nesve degisikligi yapti.(41)

Sems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak söyle söyliyelim :

Sems, Mevlânâ'yi atesledi; ama karsisinda öyle bir volkan tutustu ki, alevleri içinde kendi de yandi(42)

6. Sems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrilisi:

Sems ile bulusan Mevlânâ, artik vaktini Sems'in sohbetine hasretmis, Sems'in nurlarina gömülüp gitmis, bambaska bir âleme girmisti. Sems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî askla kendinden geçercesine Semâ ediyordu.

Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sirri idrakten âciz olanlar, ileri geri konusmaya basladilar. Neticede Sems, incindi ve Mevlânâ'nin yalvarmalarina ragmen, Konya'dan Sam'a gitti (14 Mart, 1246 Persembe).(43)

7. Hazret-i Sems'in Konya'ya Dönüsü:

Sems'in ayriligindan derin bir iztirâba düsen Mevlânâ, manzum olarak yazdigi güzel bir mektubu, Sultan Veled'in baskanligindaki kafileyle Sam'a, Sems'e gönderdi.

Sultan Veled, kafilesiyle Sam'a vardi, Sems'i buldu ve babasinin davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygiyla Sems'e sundu. Sems:

"Muhammedi tavirli ve ahlâkli Mevlânâ'nin arzusu kâfidir. Onun sözünden ve isaretinden nasil çikilabilir?" (44) diyerek, Mevlânâ'nin dâvetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

8. Hazret-i Sems'in Kaybolusu :

Sems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sikintilarindan kurtuldu. Artik Sems'in serefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sikici durumlar yeniden basladi.

Sems, o bahtsiz dedikoducu toplulugun yine kinle doldugunu, gönüllerinden sevginin uçup gittigini, akillarinin nefislerine esir oldugunu anladi ve kendisini ortadan kaldirmaya ugrastiklarini bildi; Sultan Veled'e dedi ki;

"Gördün ya, azginlikta yine birlestiler. Dogru yolu göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlânâ'nin huzurundan beni ayirmak, uzaklastirmak, sonra da sevinmek istiyorlar.

Bu sefer öylesine bir gidecegim ki, hiç kimse benim nerde oldugumu bilemiyecek.

Aramaktan herkes acze düsecek, kimse benden bir nisan bile bulamiyacak.

Böylece birçok yillar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremiyecek."(45)

Iste Sultan Veled'e böyle yakinan Sems, 1247, 1248 tarihinde Konya'dan ansizin gidip kayboldu.(46)

Sems'in kaybolusundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkinda asli esasi olmayan bir haber bile verse ve Sems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarigini ve hirkasini vererek sükrânelerde bulunuyordu.

Bir gün, bir adam, Sems'i Sam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemiyecek sekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bagisladi. Dostlardan birisi, bu adamin verdigi haber yalandir, o Sems'i hiç görmemistir, dediginde Mevlânâ su cevabi vermistir : "Evet, onun verdigi bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eger, dogru haber verseydi, canimi verirdim."(47)

9. Hazret-i Mevlânâ'nin, Sems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Sam'a Gidisi:

Mevlânâ, Sems'i çok aradi. Onun ayriligiyla, gönülleri yakan, sizlatan, nice siirler söyledi. Onu aramak için iki kere Sam'a gitti. Yine Sems'i bulamadi. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yillan arasinda oldugu söylenebilir.

Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Sam'da suret bakimindan Tebrizli Sems'i bulamadi ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varliginda beliren Sems'i, kendinde gördü ve dedi ki:

"Beden bakimindan ondan ayriyim ama, bedensiz ve cansiz ikimiz de bir nuruz.

Ey arayan kisi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben" (48)

b. Konyali Kuyumcu Seyh Selâhaddin Hazretleri:

Yagibasan'in oglu Konyali Zerkûb (Kuyumcu) diye taninan Seyh Selâhaddin Feridun, Konya civarindaki bir gölün kenarinda balikçilikla geçinen bir ailedendir.

Ümmî olarak bilinen Seyh Selâhaddin, gençliginde Seyyid Burhâneddin'in terbiyesine girmis, onun sohbetlerinde pismis, onun feyziyle olgunlasmis, kâmil bir insandir. Ayrica Sems'in sohbetlerinde de bulunmus, ondan da feyz almistir.(50)

Mevlânâ ile Sems bulusmalarinda, alti ay Seyh Selâhaddin'in hücresinde sohbet etmislerdir. Onlara hizmet edebilme serefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarligina eren zât, Seyh Selâhaddin'dir.(51)

Seyh Selâhaddin, kuyumcu dükkâninda altin varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle ugrasirdi.(52)

1. Hazret-i Mevlânâ'nin Vecd ile Semâ'i:

Seyh Selâhaddin'in, Mevlânâ ile tanismasi tâ Seyyid Burhâneddin'in manevî terbiyesi altina girdigi tarihte baslar; fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlânâ'ya manen baglanmasina ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep su hâdisedir:

Mevlânâ bir gün Seyh Selâhaddin'in Kuyumcular çarsisindaki dükkâninin önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altin dögmekte olan Kuyumcu Seyh Selâhaddin ve çiraklarinin çekiç darbelerinden çikan sesleri duyan Mevlânâ, o hos seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafindan manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip Ilâhî aska dalarak) Semâ etmeye baslar. Disarida Mevlânâ'nin Semâ ettigini gören Seyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettigini anlayinca, altininin zayi olmasini düsünmez ve çiraklarina, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de disari firlar ve Mevlânâ'nin ayaklarina kapanir."(53)

2. Hazret-i Mevlânâ'nin, Seyh Selâhaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi:

Mevlânâ, son Sam seyahatinde, mânâ yönünden Sems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Seyh Selâhaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.

Mevlânâ, Sems'e duydugu muhabbet ve gönül bagliliginin aynisini Seyh Selâhaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu.

Mevlânâ, Allah'in cemâl tecellileri içinde ruhen manevî bir âlemde yasadigindan, müridlerinin irsadiyla bizzat ugrasamamis ve onlarin irsad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarindan birini tayin etmistir, iste Seyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettigi dostudur.

Mevlânâ, Seyh Selâhaddin'e yalniz manevî bir bag ve içten gelen muhabbetiyle kalmadi, onun kizi, hakkinda : "Benim sag gözüm"(54) diyerek iltifatta bulundugu Fatma Hatun'u, oglu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarinda bir akrabalik bagi da kurdu.

3. Seyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunlugu :

Mevlânâ'nin, Sems ile dostlugunu çekemeyenler bu sefer de Mevlânâ'nin Seyh Selâhaddin'e gösterdigi yakinliga haset etmeye basladilar. Seyh Selâhaddin'i, ümmîdir diye, yüksek irsad makamina lâyik görmüyorlardi. Sems'e yaptiklari gibi küstahliga kalkistilar.

Kendisine kötü düsünce ile bakan bahtsiz, zavallilara Seyh Selâhaddin :

"Mevlânâ, beni yalnizca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz.

Bilmiyorsunuz ki, benim apaçik bir görünüsüm yok, ben bir aynayim.

Mevlânâ, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?

O, kendi güzelim yüzüne âsik; bundan baska bir fikre düsmek, kötü bir sey."(55) diyerek, kemâl ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülügünü) göstermistir.

4. Seyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Aleme Göçüsü :

Mevlânâ ile Seyh Selâhaddin, on yil birbirleriyle adetâ mest olarak görüsüp sohbet ettiler; ayrilik mahmurlugunu tadmadan, visal âleminde safâlar sürdüler.

Nihayet Seyh Selâhaddin hastalandi ve ebedi âleme göçtü (1259).

c. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri:

Çelebi Hüsâmeddin, vaktiyle Konya'ya göçmüs bir soylu ailedendir ve dogum yeri Konya'dir (1225).

Çelebi lâkabini kendisine veren Mevlânâ'dir.

Gençliginin ilk yillarinda, Ahilerin seyhi olan babasini kaybeden Çelebi Hüsâmeddin, zamaninin bütün ulu kisileri ve seyhlerinden yakin alâka ve himaye gördügü hâlde, bütün hizmetkârlari ve arkadaslariyla, Mevlânâ'nin hizmetini seçmistir. Böylece Mevlânâ'nin terbiyesinde yetisip olgunlasmis, kâmil insan olmustur.

I. Hazret-i Mevlânâ'nin Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi:

Mevlânâ, Seyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin'i seçti ve dostlarina söyle dedi:

"Ona bas egin, önünde âcizcesine kanatlarinizi yere gerin!

Bütün buyruklarini yerine getirin; sevgisini caninizin tâ içine ekin.

O rahmet mâdenidir, Allah nurudur." (56)

Mevlânâ'nin bu buyrugu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle :

"Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Sems'e ve Seyh Selâhaddin'e yapmis olduklari asagilik hareketlerden kurtulmuslar, edeplenmislerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin'e itaat ettiler."(57)

Çelebi Hüsâmeddin onbes sene Mevlânâ'nin serefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ'dan sonra da dokuz sene irsad makaminda, Mevlânâ'nin postunda oturdu.

2. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Degeri:

Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin'in bulundugu mecliste rahat bulur, huzur duyar, cosup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardi. Mevlânâ'ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çikaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Mesnevî'sinde bu mânâya isaretle söyle der:

"Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadikça güzelce akmiyor.

Dinliyen susuz ve arayici olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler.

Dinliyen yeni gelmis ve usanmamis olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.

Kapimdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halki, perde arkasina girer, gizlenir.

Zararsiz ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar.

Bütün güzel, hos ve yarasan seyler, gören göz için yapilir.

Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nagmeleri, nasil olur da sagir kulak için terennüm edilir?

Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadi. Koku duyan için yaratti; koku almayan için degil."(58)

Iste Islâmî Tasavvuf edebiyatinin en büyük didaktik saheseri olan Mesnevî'yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'nin tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çikarmistir. (59)

3. Çelebi Hüsâmeddin Hakkinda :

Mevlânâ'nin kirk yil samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin'in degerini su cümlelerle belirtiyor :

"Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazhari Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Serif O'nun ricasi ile yazilmistir. Bütün tevhid ve ask ehli, kendilerine bahsedilen Mesnevî'nin yalnizca yazilmasi hususundu, kiyamete kadar Çelebi Hüsdmeddin'e tesekkür etseler, yine sükran borçlarini ödeyemezler." (60)

4. Mesnevi'nin Yazilisi:

Eflâkî, Mesnevî'nin yazilip tamamlanmasini anlattigi bahiste diyor ki:

"Mevlânâ Hazretleri, asil kisilerin sultâni Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, aksamdan basliyarak gün agarincaya kadar birbiri arkasindan söyler, yazdirirdi. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdiktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlaninca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapip tekrar okurdu." (61)

Bu sekilde dikkatlice 1259-1261 yillari arasinda yazilmaya baslanilan Mesnevi, 1264-1268 yillan arasinda sona erdi.(62)

E. Hazret-i Mevlânâ'nin Bakî Âleme Göçüsü :

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbes sene güzel demler, hos sofalar sürdü. Bu müddet zarfindan bahtsizlarin fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürür içinde yasadi. Dostlari o'nun cemâlinin nuruna pervane olmuslardi.

Mevlânâ, artik son anlarini yasadigini, özledigi ebedî cemâl âlemine kavusacagini anlamisti. Ansizin hastalanip yataga düstü.

Mevlânâ'nin hastalik haberi Konya'da yayildigi zaman ahâli, sifâlar dilemeye, gönlünü, duasini almaya geliyorlardi.

1. Seyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti:

Seyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmis olsun demeye geldi ve çok üzüldügünü beyân edip :

"Allah yakin zamanda sifâlar versin. Hastalik âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canisiniz, insâallah yakin zamanda tam bir sihhate kavusursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ :

"Bundan sonra Allah sizlere sifâ versin. Âsikin masukuna kavusmasini ve nurun nura ulasmasini istemiyor musun?" dedi. Seyh Sadreddin, yanindakilerle birlikte agliyarak kalkip gitti.(63)

2. Hazret-i Mevlânâ'nin Hanimina Cevâbi:

Mevlânâ, dostlarina ve aile efradina, bu dünyadan göçecegine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayriligi kabullenemiyorlar, aglayip inliyorlardi.

Mevlânâ'nin hanimi, Mevlânâ'ya hitaben:

"Ey âlemin nuru, ey âdemin cani.' Bizi birakip nereye gideceksin?" (64) diyerek agliyor ve ilâve ediyordu:

"Hudâvendigâr Hazretleri'nin dünyayi hakikat ve mânâlarla doldurmasi için üçyüz veya dörtyüz yillik ömrünün olmasi lâzimdi."

Mevlânâ da cevaben:

"Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd'uz, bizim toprak alemiyle ne isimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasil olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindaninda kilmisim; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malini çalmisim? Yakinda Allah'in sevgili dostunun, Hazreti Muhammed'in yanina dönecegimiz umulur." (65) dedi.

3. Hazret-i Mevlânâ'nin Tavsiye Ettigi Bir Dua:

Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sirâceddin-i Tatarî'yi yanina çagirarak, kendisine su duayi ögretmis ve sikintili zamanlarinda okumasini tavsiye etmistir:

"Yâ Rabbî.' Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana sevkimi söndürecek, seni tesbih ederken duydugum lezzeti kesecek bir hastalik; ne de beni azdiracak, ser ve kötülügümü arttiracak bir sihhat ver.

Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duami kabul et."(61)

4. Hazret-i Mevlânâ'nin Vasiyeti:

"Ben Size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanizi,

az yemenizi,

az uyumanizi,

az söylemenizi,

günahlardan çekinmenizi,

oruç tutmaya ve namaz kilmaya devam etmenizi,

dâima sehvetten kaçinmanizi,

halkin eziyet ve cefâsina dayanmanizi

avam ve sefihlerle düsüp kalkmaktan uzak bulunmanizi,

kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanizi vasiyet ederim.

Insanlarin hayirlisi, insanlara faydasi dokunandir. Sözün hayirlisi da az ve öz olanidir. Hamd, yanliz tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.''(67)

5. Seb-i Arûs:

Irfan ve sevgi günesi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralik, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlakligi ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanina dogdu. Mevleviler, o geceye Seb-i Arûs derler.

6. Hazret-i Mevlânâ'nin Cenaze Merasimi:

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyali varsa hepsi, Mevlânâ'nin cenaze merasimine katildi.

Müslümanlar, müslüman olmayanlari sopa ve kiliçla savmaya çalisarak, onlara:

"Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardir? Bu din sultâni Mevlânâ bizimdir, bizim imâmimizdir" diyorlardi. Onlar da su cevabi veriyorlardi:

"Biz Musa'nin, isa'nin ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayip ögrendik. Kendi kitaplarimizda okudugumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sikler nasil onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz.

Mevlânâ Hazretleri'nin zâti, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler günesidir. Günesi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydinlanir.

Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmege ihtiyaç duymamazlik edemez. Ekmekten kaçan hiç bir aç gördünüz mü?"(68)

7. Hazret-i Mevlânâ'nin Cenaze Namazi:

Mevlânâ'nin vasiyeti üzerine Seyh Sadreddin, Mevlânâ'nin namazini kildirmak üzere niyetlendiginde dayanamayip bayginlik geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadi Sirâceddin imamlik etti.(69)

8. Hazret-i Mevlânâ'ya Yesil Kubbe:

Mevlânâ'ya Yesil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin esi (Sultan II. Giyâseddin Keyhüsrev'in kizi) Gürcü Hatun'un yardimiyla Çelebi Hüsameddin zamaninda yapildi.(70) Türbe'nin mîmâri, Tebrizli Bedreddin'dir.(71)

Selimoglu Abdülvâhid adli bir sanatkar da Mevlânâ'nin kabri üzerine, Selçuklu oymaciliginin saheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yapmistir.(71) Bu sanduka bugün, Sultân'ül-Ulemâ Bahâeddin Veled'in kabri üzerindedir.

9. Hazret-i Mevlânâ'nin Ölüme ve Mezara Bakisi:

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye basladi mi, bende bu cihanin gami var, dünyadan ayrildigima tasalaniyorum sanma; bu çesit süpheye düsme.

Bana aglama, yazik yazik deme. Seytanin tuzagina düsersem iste hayflanmanin sirasi o zamandir.

Cenazemi görünce ayrilik ayrilik deme. O vakit benim bulusma ve görüsme zamanimdir.

Beni kabre indirip birakinca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler toplulugunun perdesidir.

Batmadi gördün ya, dogmayi da seyret. Günese ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür, ama o, dogmaktir. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canin kurtulusudur.

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi! Ne diye insan tohumunda süpheye düsüyorsun!

Hangi kova kuyuya salindi da dolu dolu çikmadi? Can Yusuf u ne diye kuyuda feryâd etsin?

Bu tarafta agzini yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hâyuhûyun, mekânsizlik âleminin fezâsindadir." (73)

10. Hazret-i Mevlânâ'nin Ziyaretçilerine Seslenisi:

"Kardes, Mezarima defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamli durmak yarasmaz.

Hak Teâlâ beni ask sarabindan yaratmistir. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o askim."(74)

"Ölümümüzden sonra mezarimizi yerde aramayiniz? Bizim mezarimiz, ariflerin gönüllerindedir."(75)

11. Hazret-i Mevlânâ'nin Sahsiyeti:

A. Hazret-i Mevlânâ'nin Tasavvufî Yasayisi ve Anlayisi

I. Dis Görünüsü:

Mevlânâ, sararmis yüzlü ve ince vücutlu idi.

Bu sararmis ve zayif bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardi; gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdi.(76)

Mevlânâ basina, bilginlere mahsus bir sekilde sarik sarar, taylasan (sariktan sarkan uç) birakirdi. Sirtina da, bilginlerin giydikleri gibi, bol genis kollu bir hirka giyerdi.(77)

Sems'in kaybolmasindan kirk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarik yerine duman renkli bir sarik sardi ve Yemen ile Hint kumasindan yaptirdigi fereci (gögsü açik uzun kollu cübbe) giydi.(78)

2. Hazret-i Mevlânâ'nin Tasavvufu:

Mevlânâ'nin tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayalî bir idealizm degildir. Onun tasavvufu, irfan, tahakkuk, ask ve cezbe âleminde olgunlasmadir.

Mevlânâ, dâima hayâtin gerçeklerini görür, hayâtin bütün gerçeklerini kabul eder, ondan el etek çekmez. Miskinligi, hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayâti, hayâtin içinde yasatir. Onun dünyayi tarifi, bize, onun tasavvufunu açiklar:

"Dünyâ nedir! Allah'dan gafil olmaktir. Kumas, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadin; dünya degildir.

Din yolunda sarf etmek üzere kazandigin mala, Peygamber, "Ne güzel mal" demistir.

Suyun gemi içinde olmasi geminin helakidir. Gemi altindaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardimcidir.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çikardigindandir ki Süleyman Peygamber, ancak yoksul adini takindi.

Agzi kapali testi, içi hava ile dolu oldugundan derin ve uçsuz, bucaksiz su üstünde yüzüp gitti.

Iste yoksulluk havasi oldukça insan, dünya denizine batmaz, O denizin üstünde durur.

Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiç bir sey degildir."(79)

3. Hazret-i Mevlânâ'nin Tasavvufunda Gaye:

Mevlânâ'nin tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayisiyla hakîkî padisahlik; gerçek varlik makamina erismektir:

"Asil o Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine bas egene bu topraktan yaratilan dünya söyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hos gelir.

Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye aglayip sizlanmaya baslarsin."(80)

"Senin taht dedigin sey, tahtadan yapilma tuzaktir. Kondugun yeri bas köse sanmissin ama, kapida kalakalmissin.

Igreti padisahligi Allah'a ver de Allah sana herkesin kabul edecegi hakîkî bir padisahlik versin." (81)

"Yok olmadikça hiç kimseye yüce huzura varmaya yol yoktur."(82)

"Kapida dolasan, Ben'den Biz'den dem vuran kapidan sürülür, "Lâ" makaminda dolasip durur."(83)

"Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadigi için herkese dost kesilir. "(84)

"Yokluk küheylâni, ne de güzel bir buraktir. Yok olduysan seni varlik makamina götürür." (85)

4. Hazret-i Mevlânâ'nin Tasavvufunda Ask:

Mevlânâ'nin tasavvufunda, yaratilisin, hayâtin mânâsi asktir. Ask ise, kimseye niyazi, ihtiyâci olmayan Allah'in vasiflarindandir. Ondan baskasina âsik olmak da geçici bir hevestir. Yaratilisin sebebi, bütün hastaliklarin tabibi; böbürlenmenin, bencilligin devasi, elemlerin merhemi ilâhî asktir:

"Ask, o suledir ki, parladi mi sevgiliden baska ne varsa hepsini yakar," (86)

"Ask, kimseye niyazi ve ihtiyâci olmayan Allah'in vasiflarindandir. Ondan baskasina âsik olma, geçici bir hevestir," (87)

"Ey bizim kibir ve azametimizin ilâci, ey bizim Eflâtunumuz! Ey bizim Calinus'umuz'!

Toprak beden, asktan göklere çikti; dag oynamaya basladi, çeviklesti.

Ey âsik! Ask; Turun cani oldu. Tur sarhos, Musa da düsüp bayilmis...

Kimin aska meyli yoksa o kanatsiz bir kus gibidir, vah onul" (88)

5. Hazret-i Mevlânâ'nin Tasavvufunda Esas:

Mevlânâ'nin tasavvufunda esas, gönül sahibine erismek ve cevher olmaktir.

Nitekim söyle buyurur:

"Allah ile oturup kakmak isteyen kisi, velîler huzurunda otursun.

Velîlerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, küllî olmayan bir cüzsün.

Seytan, birisini kerem sahiplerinden ayirirsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca basini yer, mahvedip gider." (89)

"Velîlerin huzurundan uzaklasman hakikatte Allah'dan uzaklasirsin." (90)

"Mânâ ehliyle düs kalk ki, hem ata ve ihsan elde edesin, hem de fetâ (yigit, cömert) olasin.

Bu cisimde mânâsiz can; hilâfsiz, kilif içinde tahta kiliç gibidir.

Kilifta bulundukça kiymetlidir. Çikinca yakmaya yarar bir alet olur.

Tahta kilici muharebeye götürme, âh u figâna düsmemek için önce bir kere muayene et;

Eger tahtadansa, yürü baskasini ara; eger elmassa sevinerek ileri gel!

Elmas kiliç, velîlerin silâh deposundadir. Onlari görmek size kimyadir.

Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demislerdir: Bilen, âlemlere rahmettir.

Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.

Kati tas ve mermer bile olsan, gönül sahibine erisirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini tâ caninin içine dik. Gönlü hos olanlarin muhabbetinden baska muhabbetlere gönül verme.

Ümitsizlik diyarina gitme, ümitler var. Karanliga varma, günesler var.

Gönül, seni, gönül ehlinin diyarina; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.

Agâh ol, bir gönüldesten gönül gidasini al, onunla gönlünü gidalandir. Yürü, ikbâli bir ikbâl sahibinden ögren."(91)

B. Hazret-i Mevlânâ'nin Islâmi Esâslara ve Hazreti Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bagliligi:

Mevlânâ'nin Islâmiyet'i anlayis tarzini belirtmeye çalisalim:

Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah'in yaninda en kerîm olaniniz Allah'dan çok korkup, günah islemeyeninizdir." (92) mealindeki âyetin suuruyla dâima Kur'ân hükümlerinin âdabina riayet ederek Allah'in haram kildigi seylerden çekinmis; nefsinin hazlarini terketmis, olgunlugu elde etmeye mani olan seylerden el çekmis; hülâsa Allah'dan kendisini uzaklastiracak seylerin hepsinden dâima sakinmis, gerçek takva sahibi bir sahsiyettir." (93)

1. Hazret-i Mevlânâ Islâmi Esâslardan Sapmadi:

Sems ile karsilastiktan sonra, muhitin hazim ve idrâk edemiyecegi bir âleme giren Mevlânâ bütün vecd (kendinden geçerek ilâhî aska dalma) ve istigrak (mânâ âlemine dalarak dünyadan habersiz olma hâli) içinde dahi bir an Islâm Dîninin esaslarindan hârice bir adim atmamistir.(94)

2. Hazret-i Mevlânâ'da Ibâdet Suuru:

Mesnevî'sinde:

"Bizim Rabbimiz "Secde et ki, Allah'in yakinlarindan olasin"(95) buyurmustur. Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarimizin Allah'a yaklasmasina sebeptir. "(96)diyen Mevlânâ, Allah sevgisini yalniz fikir ve mânâ olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibâdetleri askla îfâ ederdi.

Eflâkî(97)söyle naklediyor:

"Mevlânâ, Ezân-i Muhammedi'yi isitince, elleriyle dizlerinin üzerine basip, olanca heybetiyle ayaga kalkar:

"Ey kendisiyle rûsen olan canimiz! Adin ebediyete kadar kalsin" der; bunu üç defa tekrarlar, sonra:

" Bu namaz, oruç, hac ve cihâd, itikadin sahididir. Hediyeler, armaganlar ve sunulan seyler benim seninle hos oldugumun, seni sevdigimin sahididir." (98)

"Eger Allah sevgisi, yalniz fikir ve mânâ olsaydi senin oruç ve namazinin zahirî suretleri de kalmazdi, yok olurdu.''(99) diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardi.

3. Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-i Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dir:

Mevlânâ, su rubâisiyle Kur'ân-i Kerîm'e ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e bagliligini apaçik ilân ederek:

"Canim bedenimde oldukça Kur'ân'in kuluyum;

Seçilmis Muhammed in yolunun topragiyim.

Birisi, sözlerimden, bundan baska bir söz naklederse,

O nakledenden de bezmisim ben, bu sözden de bezmisim." (100) demektedir.

4. Hazret-i Mevlânâ'nin Hüviyeti:

Mevlânâ'nin eserleri ve yasayisi dikkatlice tedkik edildiginde, rahatlikla söyle söylenebilir:

Mevlânâ kendi ilmini, Hazret-i Muhammed'in ilminde; irfanini, Hazret'i Muhammed'in irfaninda; benligini, Hazret-i Muhammed'in benliginde; hâsili bütün varligini, O'nun varliginda yok ederek manevî hüviyetini, Hazret-i Muhammed'in manevî hüviyetinin parlak mes'alesi nurundan yakip uyandirmistir. (101)

Nitekim kendisi de, bu hakikati su misralarinda belirtmektedir:

"Biz Allah'in sâyesiyiz, Mustafâ'nin nûrundaniz.

Sedef içine damlamis çok kiymetli bir inciyiz.

Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?

Biz Kibriya'nin (büyüklük ve yücelik sahibi Allah'in) su ve balçik içinde belirmis nuruyuz"(102)

5. O'nun insana Bakis Dâiresinin Merkezi:

Bilinmelidir ki, Mevlânâ'nin, bir kâmil mürsid olarak manevî vazifesi, yaratilisin gayesi çerçevesinde, insanlarin hidâyetine ve ebedî saadetine vesîle olabilmektir. Bu ilâhî gayenin gayreti ve yüklendigi manevî vazifenin suuruyla:

"Biz pergel gibiyiz. Bir ayagimiz Seri'at'de (âyet, hadis, icma-i ümmet ve kiyas-i fukahâ üzerine kurulmus olan din kaidelerinde) saglamca durur, öteki ayagimiz yetmisiki milleti dolasir."'(103) demektedir.

6. O'nun Engin Hosgörüsündeki Sir, Nur, Suur, Huzur.

O'nun engin hos görüsünde Tefhîd'in sirri, Kur'ân'in nuru, îmânin suuru ve Muhammedi ahlâkin huzuru vardir.

Mevlânâ'nin Tevhidin nes'esiyle ve Muhammedi feyzin coskunlugu ile özünde olan engin hosgörüsünü yasayisi ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koydugunu görmekteyiz. Zâten Mevlânâ'nin sahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasif, söyledigini yasamasidir ve fikrini hareketiyle göstermesidir.

Bu hususa bir misâl verelim.:

Bir Semâ meclisinde Mevlânâ, Semâ etmektedir. Birdenbire Hristiyan sarhos Sema'a girer. O sarhos heyecanlar göstererek Mevlânâ'ya çarpmaktadir. Bunun üzerine dostlar o sarhosu incitirler. Mevlânâ, o sarhosu incitenlere hitaben:

"Sarâbi o içmistir, sarhoslugu siz ediyorsunuz" buyurur. Dostlar, o sarhosu tanitmak için, cevaben:

"Tersâdir (hiristiyandir)." dediklerinde Mevlânâ, tersânin diger, korkak ve korkan, mânâsini îmâ ederek:

"O tersâ (korkar ve korkan) ise siz niçin degilsiniz?" Der ve dostlar, yaptiklari hatâdan dolayi özürler dilerler. (104)

C. Hazret-i Mevlânâ'nin Egitimci Yönü

1. O'nun Insana Bakisi:

Mevlânâ, insana fâsik (günahkar) da olsa, kâfir de olsa, engin bir görüsle ve rahmet dolu bir nazarla bakmistir. Çünkü o, Mesnevi'sinde (105) de ifade ettigi gibi Allah'in, fâsik ve putperest de olsa, kendisini çagirana icabet edecegini müdriktir.

Mevlânâ, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olmus, Kur'ân-i Kerîm'de buyurulan:

"Allah'in rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz."(106) mealindeki ilâhî müjdenin hakikatine ermis bir Allah dostudur. Onun içindir ki, bütün insanliga coskunlukla:

"Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardir.

Karanlik tarafa gitme; günesler vardir." (107) diye haykirir.

Kâmil insan olarak, böylesine, ilâhî rahmet ve Rahmânî ümitlerle dopdolu olan Mevlânâ'nin hiç kimseye hor bakmiyacagi gayet tabiîdir ve hassasiyetle su tavsiyede bulunur:

"Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Olur ya, müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?"(108)

2. O'nun Halka Bakisi:

Mevlânâ'nin nazarinda, kim olursa olsun, her seyden evvel insan vardi. Halk tabakasindan olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karsi dâima gönül alici davranirdi.

Mevlânâ bir gün Ilica'ya gitti. Emir Âlim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardi ve Mevlânâ'nin dostlariyla beraber kalabilmesi için bütün insanlari hamamdan disari çikartti, sonra havuzu kirmizi ve beyaz elmalarla doldurttu. Mevlânâ içeri girdigi vakit, hamamin soyunma yerinde insanlarin acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun da elmalarla dopdolu oldugunu gördü. Emir Alim Çelebi'ye hitaben dedi ki:

"Ey Emir Alim! Bu insanlarin canlari elmadan daha mi az kiymetli ki, onlari disari edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmalarin otuz mislidir. Yalniz elmalar degil, bütün dünya ve içindeki seyler, insanlar için degil midir? Eger beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarasi, zengini, saglami ve zayifi disarida kalmasin ki, ben de onlarin davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onlarin sayesinde biraz dinlenebileyim."(109)

3. O, Çevresine Rahmettir:

Etrafindakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emîrler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasina ragmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düsüp kalkardi. Müridlerin çogu da, zâten hor ve hakir görülen kimselerdi.

Müridlerini kinayanlara, Mevlânâ'nin verdigi cevap dikkat çekicidir.

"Benim müridlerim iyi insanlar olsalardi, ben onlarin müridi olurdum. Kötü insan olduklarindan, ahlâklarim degistirip iyi olmalari, iyiler ve iyi amel eden insanlarin arasina girmeleri için müridlige kabul ettim. Allah'in rahmetine mazhar olanlar kurtulmuslardir, fakat lanetine ugramislar tedaviye muhtaç hastalardir. Iste biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."(110)

4. O'nun Aileye Bakisi:

a- Hazret-i Mevlânâ Ince Ruhlu Nâzik Bir Baba:

Mevlânâ, ince ruhlu, gayet hassas ve nâzik bir baba; gönül almakta, gönül oksamakta ve kadirsinaslikta örnek bir aile reisidir.

Gelini Fatma Hatun'a ve oglu Sultan Veled'e gönderdigi mektuplari okudugumuzda, onun ince ruhunu, nezâketini ve kadirsinasligini açikça görmekteyiz.

Gelinine hitap ederken kullandigi:

"Bizim de gönlümüzün, gözümüzün isigi aydinligi; âlemin de gönlünün ve gözünün isigi, aydinligi..."(111)

"Canim canimi karismistir, birlesmistir. Seni inciten her sey beni de incitir... Sizin gaminiz, on kat fazlasiyla bizimdir. Sizin düsünceniz, tasaniz; bizim düsüncemiz, bizim tasamizdir... Aziz oglum Bahâeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alirim..."(112) ifadeleri onun hassas ruhunun, nezâketinin ve gönül oksayiciliginin delilidir.

b- Hazret-i Mevlânâ Kiymet Bilen Bir Dost:

Ogluna hitaben yazdigi mektubundaki su cümleler de onun kadirsinas sahsiyetinin aynasidir:

"Pâdisâhimiz Seyh Selâhaddin'in kizinin hatirina riâyet etmeniz için su birkaç satir yazildi... Allah için su babanizin yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatirini aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzagiyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say..."(113)

c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alici; Örnek Bir Baba:

Mevlânâ'nin, davranisiyla ve tavsiyesiyle, nasil bir baba ve nasil bir ruh terbiyecisi oldugunu anlamak için de Sultan Veled'in su hâtirasini okuyalim:

"Birgün bana büyük bir ruh bezginligi ve iç sikintisi geldi. Beni bezgin ve sikintili gören babam: "Birinden mi incindin de böyle sikildin?" dedi. Ben: "Bilmiyorum, bu ne hâldir?" dedim. Babam kalkip eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip basina ve yüzüne geçirmis bir hâlde ve çocuklari korkuttuklari gibi "Bu! Bu! Bu!" yaparak yanima geldi. Babamin bu hos hareketinden bana bir gülmedir geldi; anlatilamayacak derecede güldüm. Yere kapanarak ayaklarini öptüm. Babam: "Bahâeddin! Eger bir güzel sevgili sana siki sikiya baglansa, dâima seninle saka, senlik etse ve birdenbire yüzünün seklini degistirip gelse ve sana" Bu! Bu! Bu!" dese ondan hiç korkar misin?" buyurdu. Ben de "Hayir, korkmam." dedim. Buyurdu ki:

"Seni sevindiren, seni sevinç ve nese içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sikinti duydugun ayni sevgilidir. Hep odur, hep ondandir ve ondan feyizlenirsin. O hâlde niçin bos yere üzgün duruyor, sikintinin elinde âciz kaliyorsun?" (114)

"Içinde sikinti görünce onun çâresine bak; çünkü dallarin hepsi kökten biter.

Içinde genislik, ferahlik görünce ona su ver. Kalb ferahliginin verdigi meyvayi da, dostlara ve ahbaplara sun." (115)

Ç. O'nun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

1. Insanî Münasebetlerde Dikkat Ettigi Hususlar:

Mevlânâ, hasimlari tarafindan kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakirdilara hiç aci cevap vermez; yumusaklikla mukabelede bulunurdu.

Molla Câmî, söyle naklediyor: (116)

Mevlânâ'ya düsmanlik güden Konyali Sirâceddin'e Mevlânâ'nin: "Ben yetmisiki milletle beraberim" dedigini söylediler. Sirâceddin de düsmanligindan, Mevlânâ'yi huzursuz etmek ve kiymetten düsürmek niyetiyle, yakinlarindan olan bir âlimi ona gönderdi. O âlim, Sirâceddin'in talimatina göre, büyük bir kalabalik içinde Mevlânâ'ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, sayet ikrar ederse kendisini edep disi sözlerle incitecek, insanlar arasinda mahcup edecekti.

O âlim, Mevlânâ'nin huzuruna geldi ve sordu: "Sen yetmisiki milletle beraberim diye söyledin mi?" Mevlânâ da cevaben:

"Evet demisim" deyince, o âlim agzina geleni söyledi, asiri derecede ileri geri konustu. Mevlânâ tebessüm ederek dedi ki:

"Senin bu söylediklerine ragmen, seninle de beraberim."

2. Hizmetkârlara Karsi Davranisi:

Mevlânâ, cariyelere, hizmetkârlara karsi muamelesinde ve anlayisinda da güzel ahlâklidir. O dâima gönül verdigi Hazret-i Muhammed'in güzel ahlakiyla ahlâklanmis bir sahsiyettir. Hazret-i Muhammed'in, "Onlara giydiginizden giydiriniz; yediginizden yediriniz." hadisinin suûrundadir.

Mevlânâ'nin kizi Melike Hatun, birgün cariyesine sert davranmis, onu azarlamisti. Kizinin bu durumunu gören Mevlânâ, ona:

"Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanim; sen de cariye olsaydin ne yapardin? ister misin ki, bütün dünyâda Allah'dan baska kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onlarin hepsi bizim kardeslerimizdir."(117) der.

3. Suçlulara Karsi Muamelesi:

Mevlânâ, güzel ahlakiyla hep affedici olmus, suçlulara karsi gösterdigi hos anlayis ve muâmelesiyle, onlari cemiyete, insanliga kazandirmistir.

Mevlânâ, birgün odasinda namaz kiliyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir seyim yoktur, dedi. Sonra Mevlânâ'yi namazin huzuruna dalmis, kendisinden habersiz oldugunu anlayinca ayaginin altindaki haliyi çekti ve alip gitti.

Hoca Mecdeddin bu durumu ögrenir ögrenmez, o sahsi aramaya basladi ve onu bit pazarinda haliyi satarken yakaladi, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlânâ'nin huzuruna getirdi. Mevlânâ, Hoca Mecdeddin'e söyle dedi:

"Ihtiyâcindan ötürü bunu yapmistir, ayip degildir. Onu mazur görüp, ondan haliyi satin almak lâzimdir."(118)

4. Çocuklara Karsi Sefkati:

Mevlânâ, çocuklara karsi çok merhametli ve sefkatli idi: Birgün Mevlânâ, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardi. Uzaktan Mevlânâ'yi görünce hepsi birden kosarak saygi ile huzurunda durdular. Yalniz çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bagirdi. Mevlânâ, çocuk isini bitirip gelinceye kadar bekledi.(119)

5. Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Baris'in Sembolü:

Mevlânâ, dâima birlestiricidir, baristiricidir; sevginin ve barisin adetâ sembolüdür.

Iki ulu kisi birbirlerine düsmanlikta bulunuyor, münasebetsiz sözler söylüyorlardi. Onlardan biri ötekine:

"Eger yalan söylüyorsan, Allah senin canini alsin!" diyor, digeri ona:" Eger sen yalan söylüyorsan, Allah senin canini alsin." diyordu. Mevlânâ, onlarin arasina girip:

" Hayir, hayir. Allah ne senin, ne de onun canini alsin.

O, benim canimi alsin, çünkü cani alinmaya ancak biz lâyikiz" dedi.

Her ikisi de baristi. (120)

6. O'nun Anlayisinda Çalisma ve Insan:

"Insanin elde ettigi sey, zararsa çalismamasindan ileri gelmistir; kârsa çalisip çabalamasindan." (121)

"Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkin yoktur."(122)

"Hiç bugday ektin de, arpa verdigini gördün mü."(123)

Sözleriyle Mevlânâ, dostlarina çalismayi emrederdi.

Miskinligi reddeden Mevlânâ derdi ki:

"Tevekkül ediyorsan, çalismak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allah'a dayan. "(124)

"Birisi bir define buluverir, " Ben de onu istiyorum, dükkanla, alisverisle ne isim var?" der.

Baht isi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalisip kazanmak gerek. Çalisip kazanmak, define bulmaya manî degil ya. Sen isten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin." (125)

7. O, Dostlarina, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayi Tavsiye Ederdi:

Mevlânâ, dostlarina, ne olursa olsun helâl kazanci, helâl lokmayi tavsiye ve emrederdi:

"Nur ve kemâli arttiran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadir.

ilim ve hikmet helâl lokmadan dogar; ask ve rikkat (gönül inceligi) helâl lokmadan meydâna gelir." (126)

8. O'nun Dostlarina Emri: Dilenmeyin'....

Mevlânâ, dostlarina dilenmeyi yasaklamis ve: "Biz, kendi dostlarimiza dilencilik kapilarini kapattik. Dostlarimiz, ticâret, kitabet veya harhangi bir el emegi ve alin teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber'in "Gücün yettikçe, istemekten sakin." emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar degeri yoktur."(127) buyurmustur.

III. Hazret-i Mevlânâ'nin Kâinati Kucaklayan Degeri: insan Sevgisi ve Hosgörüsü...

Mevlânâ'nin kâinati kucaklayan degeri, insan sevgisi ve hosgörüsü, Allah'a olan hudutsuz askinin ve Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olusunun tabiî neticesidir. Tasidigi ilâhî ask, eristigi Muhammedî feyz, onu mahviyet sahibi yapmis; benligini, kibrini almistir. Mevlânâ'nin islerinde kendini begenmisligin zerre kadar görülmemesi bundandir. O, kibirden ve nefretten arinmis; mahviyet ve muhabbetle bezenmistir.

Mevlânâ, alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük; varlikta yokluk, yoklukta varlik; hiçlikte kemâl, kemâlde hiçlik gösterirdi.

Mevlânâ'nin hudutsuz insan sevgisinde ve hosgörüsündeki temel esaslardan bir digeri de, Müslümanligin üzerinde' hassasiyetle durdugu, "insan yaratilmislarin en sereflisidir" düstûrudur. Mevlânâ bu serefin suuruyla insanlari kucaklar; yaratilmislari, âsik oldugu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlikla hos görüverir.

Mevlânâ'nin, kim olursa olsun insanlari hos görüsü, insanlara hos davranisi, kendisini dâima küçülterek insanlara hayirli dualar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukabelede bulunmasi, onun Ilâhî askla, ilâhî cezbelerle ve Allah'in cemâl nurlarina gömülmüs olarak yasamasindandir.

a. O'nun Toprak gibi Yasayisindan Bir Tablo:

Birgün bir Ermeni kasabi, Mevlânâ'ya rastladi, onun önünde yedi defa yere bas koydu. Mevlânâ da bas koydu. Mevlânâ hâl diliyle yasadigini haykiriyordu:

"insan ogullarinin hamuru topraktandir. Eger insan, toprak gibi olmazsa Adem oglu degildir."'(128)

b. O'nun Tevazuu (Alçakgünüllügü) ve Mahviyyeti (Yoklugu):

Rivayet edilen su vak'a çok dikkat çekici, hayret vericidir:

Istanbul'da bilgin bir rahip vardi, Mevlânâ'nin ilmini, hilmini, tevâzûunu isitmis, ona hayran olmustu. Mevlânâ'yi görmek üzere Konya'ya geldi. Kendisini karsilayip agirlayan sehrin rahiplerinden Mevlânâ'nin ziyaretini rica etti. Toplu bir halde, Mevlânâ'nin ziyaretine giderlerken yolda karsilastilar. Rahip hemen Mevlânâ'nin önünde yere bas koydu. Yerden basini kaldirinca, Mevlânâ'nin basinin yerde oldugunu gördü.

Mevlânâ'nin önünde defalarca yere bas koyan rahip, her basini kaldirdiginda, Mevlânâ'nin basinin yerde oldugunu görüyordu. Nihayet dayanamayip feryâd ederek:

"Ey dinin sultâni! Benim gibi zavalli ve kirli birine karsi gösterdigin bu ne tevazu; bu ne kendini hor görmekliktir" dedi. Mevlânâ da su cevâbi verdi:

"Allah'in riziklandirdigi, mal ile cömertlik yapan; güzellikle., iffet sahibi olan; seref ile tevazu gösteren; saltanat ile adaleti icra eden kimselere ne mutlu" diyen bizim sultanimiz Muhammed Mustafa'dir. Öyleyse, Allah'in kullarina nasil tevazu göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklügümü belirtmiyeyim. Eger bunu yapmaz isem neye ve kime yararim?"

"Yolun günesi olan Peygamber bile "Nefsini asagilayan kisiye ne mutlu!" dedi.

Ona kulluk etmek, sultanliktan iyidir; çünkü "Ben, ondan hayirliyim" sözü, seytan sözüdür.

Adem'in kullugu ile Iblis'in kibrine bak da aradaki farki gör, Adem'in kullugunu seç."(129)

Rahip ve arkadaslari, Mevlânâ'nin bu hâli ve sözleri karsisinda müslüman oldular.

Mevlânâ, huzur içinde, medresesine döndügünde, neseyle ve sevinçle oglu Sultan Veled'e:

"Bahâeddin, Baliâeddin! Bugün zavalli bir rahip, bizim tevâzûmuzu elimizden kapmaya niyet etti, fakat Allah'a hamd olsun, Allah'in bagisladigi hidâyetle ve Peygamber Efendimizin yardimi ile tevâzûda ona galip geldik?" (130)demistir.

Haçlilarin kilici müslümanlarm kani ile boyanmis oldugu tarihi bir hakikat iken, büyük bir din adaminin, Hak dinin disinda olanlara karsi gösterdigi tevazu hayret verici bir durumdur. Fakat onun, islâm adina dâima kazandigini görmekteyiz. Elinden tuttugunun, gözüyle baktiginin, önünde egildiginin hidâyetine ve ebedi saadetine vesile olmus, Allah'a ulastirmistir.

c. Hazret-i Mevlânâ Ogluna Der ki:

Mevlânâ'nin, biricik oglu Sultan Veled'e etmis oldugu bugün de tazeligini muhafaza etmekte olan ögütleri, -onun tanitmaya çalistigimiz- sahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.

Mevlânâ, ogluna der ki:

"Bahâeddin! Eger dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreginde tutma!

Fazla bir sey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!

Merhem ve mum gibi ol,

igne gibi olma,

Eger hiç kimseden sana fenalik gelmesini istemezsen

fena söyleyici,

fena ögretici,

fena düsünceli olma!

Çünkü bir adami dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.

Eger bir kimseyi düsmanlikla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, iste bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.

Dostlarini andigin vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve feslegenlerle dolar.

Düsmanlari andigin vakit, için dikenler ve yilanlarla dolar, canin sikilir, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptilar, içlerindeki karakteri disari vurdular. Halk onlarin bu güzel huyuna maglup olup tutuldu, hepsi gönül hoslugu ile onlarin ümmeti ve müridi oldular. (131)

ç. Hazret-i Mevlânâ Ogluna Der ki:

Mevlânâ, ogluna der ki:

"Bahâeddin.' senin düsmanini sevmeni, düsmaninin da seni sevmesini istersen, kirk gün onun hayrini ve iyiligini söyle. O düsman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol oldugu gibi, dilden de gönüle yol vardir.

Allah'in sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arinma olmasi için beni çok anmaktan geri durmayin."

Kalbinizde arinma ne kadar çok olursa, Allah'in nurunun parlakligi da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandiri ne kadar sicak olursa, o kadar ekmek alir. Soguk olunca ekmek almaz"(132)

d. Son Söz

Hazret-i Sultan Veled'den:

Bahsimizi, Mevlânâ'nin çok yüce, pek engin feyiz nurlarinin parlakligi içinde teessüs etmis olan Mevlevi Yolunun gelismesine, yayilmasina, ilmiyle, irfâniyla, siir ve eserleriyle, yüksek fazilet ve himmetiyle büyük hizmetler etmis; Mevlânâ'nin "Sen yaratilis ve huy bakimindan, insanlarin bana en fazla benziyenisin" (133) dedigi oglu Sultan Veled'in Rebâb-nâme'sindeki Türkçe manzumelerinden su beyitleriyle bitirelim:

REBÂB-NAMEDEN

1. Mevlânâ gibi cihanda olmadi,

Ançilayin kimse Hak'dan tolmadi.

1. Dünyâda, Mevlânâ gibi, hiç bir kimse olmadi (yetismedi); kimse de onun gibi Hak'dan dolmadi (ilâhi ask ve feyze ermedi)

2. 0 günesdür evliyalar yulduzi,

Dükeline ol degürür uruzi.

2. O, günestir, veliler yildizidir. O, herkese nasip eristirir.

3. Terinden her bir kisi bahsis bulur

Haslarim bahsisi ayruksi olur.

3. Herkes, Allah'dan, bir ihsana nail olur, fakat has kullarinin armagani baska türlü olur.

4. Bahsîsi, kim verdi Hak Mevlânâ'ya,

Ani ne yoksula verdi ne baya.

4. Allah, Mevlânâ'ya verdigi ihsani, ne bir yoksula, ne de bir zengine vermistir.

5. Siz ani binüm gözümle görünüz,

Anun esrarini binden sorunuz.

5. Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz; onun sirlarini benden sorunuz.

6. Ben deyem sözler ki, kimse demedi

Ben verem ni'met ki, kimse yemedi.

6. Ben, kimsenin söyleyemedigi sözleri söyleyebilirim. Ben kimsenin yemedigi nimetleri verebilirim.

7. Ben verem hil'at ki, kisi geymedi,

Kimse binüm bahsîsümi saymadi."(134)

7. Ben kimsenin giymedigi hil'ati verebilirim. Kimse benim verebilecegim manevî armagani, sayi ile hesap edemez.

DIPNOTLAR


(1) EFLAKI, Ahmed. Ariflerin Menkibeleri (Tahsin Yazici Çevirisi), Sark Islam Klasikleri: 26,

Milli Egitim Basimevi, Istanbul, 1964 C, 1 (1/3)

(2) a- SIPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve Menakim-i Hazret-i Hüdavendigar

(M. Bahari Tercümesi), Der, Saadet, 1331. s. 15

(3) a- BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-i Kebir'den Seçme Siirler, Milli Egitim Basimevi,

Istanbul, 1965, s. XVIII

(4) CAMI, a.g.e., s. 513-514

(5) SIPEHSALAR, a.g.e., s. 16

(6) a- SULTAN VELED, Ibtida-Name (AbdülbakiGölpinarli Çevirisi), Ankara, 1976,5.237-238

(7) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-i Kebir'den Seçme Siirler, Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1965, C.l.s. XVII

(8) SIPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20

(9) GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlânâ Celâleddin, inkilap Kitabevi, istanbul, 1985,.s.40

(10) a- SIPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20

(11) EFLAKI, a.g.e., C. 1(1/10

(12) DEVLETSAH, Devletsah tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi, Tercüman 1001 Temel Eser: 1 12, istanbul 1977, s. 249

(13) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, Siirleri, Ask ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlânâ, istanbul, 1 965, s. 91

(14) EFLAKI, a.g.e., C. 1 (3/1 16)

(15) B. ÇELEBI, Celâleddin, Kongreye Katilan Delegeler Adina Bitis, Konsumasi, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayis 1985. Konya Tebligler, S.Ü. Basimevi, Konya, 1986. s. 449

(16) EFLAKI, a.g.e., C. 1(1/22)

(17) SULTAN VELED, a.g.e., s. 242

(18) EFLAKI, a.g.e., C. 1 (1/24)

(19) ANBARCIOGLU, Meliha, Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in Hayati, Eseri ve Düsünceleri, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayis 1985, Konya, Tebligler, S.Ü. Basimevi, Konya, 1986,5.137

(20) DEVLETSAH a.g.e., s. 250

(21) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 244

(22) SEYYID BURHANEDDIN, Muhakkik Tirmizi, Maarif, Çeviren: Abdülbaki Gölpinarli, Türkiye is Bankasi Yayinla ri - 1 34, Ankara, s. 206

(23) EFLAKI, a.g.e., C. 1(2/1)

(24) EFLAKI, a.g.e., C. 1(2/1)

(25) SULTAN VELED a.g.e., s. 246

(26) SULTAN yELED, a.g.e., s.248

(27) MEVLÂNÂ, Mesnevi, (Veled IZbudak Tercümesi), Sark-islam Klasikleri: 1, Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1960, C.2, b. 1319, 1320

(28) a- SIPEHSALAR, a.g.e. s. 111 b-EFLAKI a.g.e., C. 1(1/24)

(29) EFLAKI a.g.e.. C. 1 (3/9)

(30) EFLAKI a.g.e., C. 1 (3/9)

(31) DEVLETSAH, a.g.e., s. 050

(32) SULTAN VELED, a.g.e., s. 248

(33) EFLAKI, a.g.e., C. 1(3/10)

(34) a-EFLAKI, a.g.e., C. 1 (3/10)

Istanbul, 1 974 s. 1 3

(35) EFLAKI,a.g.e..C.I (3/10)

(36) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 249-250

(37) SULTAN VELED a.g.e., s. 249

(38) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 1739- 1741

(39) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ Siirleri, Ask ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaasi, istanbul, 1965,s.96

(40) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-i Kebir'den Seçmeler, s.XXX

(41) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-i Kebir'den Seçmeler, s.XXX

(42) TARLAN, Ali Nihat, Mevlânâ, Hareket Yayinlan: 53, istanbul, 1974, s.35

(43) a- SULTAN VELED, a.g.e., s. 55 b-SIPEHSALAR a.g.e., s. 172

(44) SIPEHSALAR, a.g.e., s.64

(45) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 64

(46) SULTAN VELED a.g.e.. s. 64

(47) EFLAKI a.g.e., C.2 (4/51)

(48) SULTAN VELED) a.g.e., s. 73

(49) EFLAKI a.g.e., C.2 (5/4)

(50) SIPEHSALAR a.g.e., s. 171

(51) SIPEHSALAR, a.g.e., s. 180

(52) EFLAKI a.g.e., C.2 (5/3)

(53) a-SIPEHSALAR, a.g.e., s. 181 b- EFLAKI, a.g.e., C.2 (5/7)

(54) EFLAKI, a.g.e., C.2 (5/20)

(55) SULTAN VELED a.g.e., s. 93

(56) SULTAN VELED a.g.e., s. 93

(57) SULTAN VELED, a.g.e., s. 146-147

(58) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.l, b: 2378- 2385

(59) TARLAN, Ali Nihat, a.g.e., s. 18

(60) SIPEHSALAR. a.g.e., s. 18

(61) EFLAKI, a.g.e., C.2 (6/3)'

(62) FIRUZANFER, Bediuzzaman, Mevlânâ Celâleddin (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Sark islam Klasikleri için Yardimci Eserler: 2, Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1963, s. 212

(63) EFLAKI, a.g.e., C.2 (3/569)

(64) EFLAKI, a.g.e.. C.2 (3/571)

(65) EFLAKI, a.g.e., C.2 (3/565)

(66) EFLAKI, a.g.e., C.2 (3/575)

(67) a- EFLAKI, a.g.e., C.2 (3/574)

b-CAMI, a.g.e., s. 519

(68) a-SULTAN VELED, a.g.e., s. 153

b- EFLAKI, a.g.e., C.2 (3/580)

(69) SIPEHSALAR, a.g.e., s. 156

(70) EFLAKI, a.g.e., C.2 (6/9)

(71) EFLAKI, a.g.e., C. 1 (3/320

(72) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mecalis-i Seb'a, E Nafiz Uzluk Basimi, Bozkurt Basimevi, istanbul, 1937, Mukaddime, s. 105

(73) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Divan-Kebir (Abdülbak Gölpinarli Çevirisi), Remzi Kitabevi, Yükselen Matbasi, istanbul, 1959 C. III., s. 169 MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-i Divan-i Sems-i Tebrizi, Çap-u Intisarat-i Meri-i kebir, 1345 Hicri Semsi, Gazel 91 1

(74) a- GOLPINARLI, Abdülhaki, Mevlânâ Celâleddin, inkilap Kitabevi, istanbul, I985,s. 132

b- Mevlânâ, Celâleddin, Külliyat-i Divandi Sems-i Tebrizi, Gazel 683

(75) Bu beyit, Mevlânâ'nindir diye rivayet edilir.

(76) FÜRÜZANFER, Bediuzzaman, a.g.e.. s. 190

(77) EFLAKI, a.g.e., C. I (3/9)

(78) EFLAKI, a.g.e., C.2 (4/93)

(79) Mevlânâ, Mesnevi, C. 1 b: 983-989

(80) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.4, b:664-666

(81) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C4, b: 661- 2778

(82) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.6, b:232

(83) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.l, h: 2665

(85) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C4, b: 555

(86) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.5. s:588

(87) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.6, b:972

(88) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 23-26,3 1

(89) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.2, b: 2163-2165

(90) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.2, b:2214

(9 !) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b:7 i 1 -7 1 7, 721-726

(92) KUR'AN El-Hucarat (49). 13

(93) SIPEHSALAR, A.G.E., S. 59-60

(94) Tarlan, ALI NIHAT, a.g.e.,s.26

(95) KURAN,, El,Âlak(96), 19

(96) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.4, B: 1 I

(97) EFLAKI, a.g.e., C. 1, (3/1 06)

(98) Mevlânâ, Mesnevi, C.5, b: 183. 185

(99) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, C.5, b: 2625

(100) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-i Divan-i Sems-i Tebrizi, Rubaiyyat: 133!

(101) BEYTUR, Midhad Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, s. 133

(102) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ. s.99

(103) BEYTUR, Midhat bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, s. 103

(104) EFLAKI, a.£.e., C. 1 (3/291)

(105) Mevlânâ, Mesnevi, C.3, b: 756

(106) KUR'AN, EzZumer(39),53

(107) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.J. b:724

(108) MEVLÂNÂ, Mesnevi. C.6, b: 2451, 2452

(109) EFLAKI, a.g.e., C. 1 (3/46)

(110) EFLAKI, a.g.e.. C 1(3/46)

(111) MEVLÂNÂ Celâleddin Mektuplar (Abdülbaki Gölpinarli Çevirisi), inkilap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, istanbul, 1963. s. 13-15 Mektup: VI

(112) MEVLÂNÂ Celâleddin, Mektuplar, s.85, Mektup: LVI

(113) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mektuplar, s. 14, Mektup: VI (!I4) EFLAKI, a.g.e., C.l (3/148)

(115) Mevlânâ, Mesnevi, C, 3 b: 362, 363

(116) CAMI, a.g.e., s.5 17

(117) EFLAKI, a.g.e., C.l (3/344)

(118) EFLAKI, a.g.e., C.l (3/306)

(119) EFLAKI,a.g:e., C.l 3/68)

(120) EFLAKI, a.£.e., C.l (3/421)

(121) Mevlânâ, Mesnevi, C.6, b:403

(122) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.3, b:2392

(123) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 1646

(124) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b:947

(125) Mevlânâ, Mesnevi, C.2, b:733, 735

(126) Mevlânâ, Mesnevi. C.l, b: 1642, 1644

(127) EFLAKI, a.^.e., C.l (3/155)

(128) EFLAKI, a.g.e., C.l (3/66)

(129) Mevlânâ, Mesnevi, C.4, b: 3342. 1644

(130) EFLAKI, a.g.e., C. 1 (3/296) (131) EFLAKI, a.g.e.. C.7/17

(132) EFLAKI, a.g.e., C.l (3/212)

(133) SULTAN VELED, a.g.e., s.2

(I34)MANSUROGLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, i.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayini: 765, istanbul, 1958, sh. 19

BIBLIYOGRAFYA

ANBARCIOGLU, Meliha, Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in Hayati, Eseri ve Düsünceleri, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayis, 1985, Konya, Tebligler, S.Ü. Basimevi, Konya, 1986, s. 1 35

B. ÇELEBI.Celâleddin, Kongreye Katilan Delegeler Adina Bitis Konusmasi, S.Ü. 1. Milli Mevlânâ Kongresi, 3-5 Mayis, 1985, Konya, Tebligler, S.Ü. Basimevi, Konya. 1986, s. 449

BEYTUR, Midhat Bahari Uivan-i Kehir'den Seçme Siirler, Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1965

BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlana, Siirleri, Ask ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaasi, istanbul, 1965

CÂMÎ, DEVLETSÂH.Nefehatü'l, Üns, Lamii Tercümesi, istanbul, 1289 Devlctsah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi), Tercüman 1001 Temel Eseri 12, istanbul, 1977

EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkiheleri (Tahsin Yazici Çevirisi), Sark islam Klasikleri: 26, Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1964

FÜRÜZANFER, Bediuzzaman, Mevlânâ Celâleddin (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Sark islam Klasikleri için Yardimci eserler: 2, Milli Egitim Basimevi istanbul 1963

GÖLPINARLI Abdulbaki, Mevlânâ Celâleddin, inkilap Kitabevi, istanbul 1985

MANSUROGLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, i.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, istanbul, 1958

MEVLÂNÂ, Celâleddin, Divan-i Kebir (Abdulbaki Gölpinarli Çevirisi), Remzi Kitabevi. Yükselen Matbaasi, istanbul 1 959

MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-i Divan-i Sems-i Tebrizi, Çap-u intisarat-i Emir-i Kebir 1 345 Hicri, Semsi

MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mecalis-i Seb'a F. Nafiz Uzluk Basimi, Bozkurt Basimevi, istanbul, 1937

MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mektuplar (Abdulbaki Gölpinarli Çevirisi), inkilap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, istanbul, 1963

MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mesnevi (Veled izbudak Tercümesi), Sark islam Klasikleri: 1 Milli Egitim Basimevi, istanbul, 1960

SEYYID BURHANEDDIN Muhakkik-Tirmizi Maarif (Abdulbaki Gölpinarli Çevirisi), Türkiye is, Bankasi Yayinlari -1 34, Ankara

SIPEHSALAR, Feridun b. Ahmed, Risale-i Sipehsalar be Menakib-i Hazret-i Hudavendigar (M. Bahari Hüsami Tercümesi), Der- Saadet, 133

SULTAN VELED, 1 ibtida-Name (Abdulbaki Gölpinarli Çevirisi), Ankara, 1 976

SEMS-I TEBRÎZÎ Makalat (M.Nuri Gençosman çevirisi), Hürriyet Yayinlari: 81, istanbul 1954

TAHIRU'L MEVLEVI Mesnevi Serhi, Ahmet Said Matbaasi, istanbul, 1963

TARLAN, Ali Nihat, Mevlânâ, Hareket Yayinlari: 53, istanbul, 1974



Müzik Dinle
Powered By indirimli elektri